NİĞDE

İç Anadolu'nun güneyinde, Toroslar'a sırtını veren tarihi şehir, Niğde'yi konuşalım, kısa da olsa bu satırlarla...

Bilginler, Niğde adının "Nakide" yada "Nagidos" tan geldiğini söyler. Bu adın, Hititlerden önce, Anadolu halkının ay ve bereket tanrıçası olan "anahita"dan geldiğini söyleyenler de vardır. Niğde adı üzerinde tarihçiler tartışa dursunlar, biz çıkalım Al'eddin Tepesine, seyredelim tarihi...

Eski Niğde şehri ve Kal'asının bulunduğu tepe, adını, üzerindeki Al'eddin Camiinden alır. Bu cami, 1223 yılında, Selçuklu Sultanı Al'eddin Keykubat I. adına, Niğdeli Emir Zeyneddin Beşare Bey tarafından yaptırılmıştır. O Beşare Bey ki, bir zamanlar Al'eddin Keykubad'ın en yakın, en güvenilir adamıyken, sonradan birkaç Emir'le birlik olarak Sultan'a tuzak hazırlamakla suçlandırılmıştı. Sultan Al'eddin Keykubat, bu Emir'leri bir vesile ile Kayseri'deki sarayına davet etmiş, teker teker öldürtmüştü. Sıra Beşare Beye gelince, onu bir odaya kapatarak, odanın kapısını taşlarla ördütmüş onu diri diri ölümün pençesine bırakmıştı.

Al'eddin Camiinin bir yanı Kal'a öte yanında Sungurbey Camii. Az ilerde müze olarak düzenlenen Karamanoğlu devri eseri olan Ak Medrese'yi görürsünüz. Daha ötede, bir mezar anıtı ve sanat şaheseri olan Hüdavend Hatun Türbesi var. Burada Selçuklu Sultanı Dördüncü Kılıç Arslan'ın kızı Hüdavend Hatun yatar.

Tarih, Niğde'de devir devir, canlı belgeleriyle yaşar. Niğde'nin güneyindeki Kemerhisar, eski bir Hitit ve Asur kolonileri şehri olan Tuvana şehri üzerine kurulmuş, Romalılar devrinde Tiyana adını alarak uzak yerlerden şehre su getirilmiştir. Su kemerleri bugün de herkesin hayranlıkla seyrettiği tarihi kalıntılardan biridir. Kemerhisar, Bor'la birlikte Niğde'nin ilk çağlarda temel taşı sayılır. Niğde tarihi, Kemerhisar üzerinde yükselir.

Selçukluların Anadolu'yu fetihleri sırasında Danişmendoğlu Emir Gazi'nin fethettiği Niğde, daha sonra Selçukluların elinde, Konya'ya bağlı önemli bir merkez olmuş, Niğdeli yiğitler, Haçlı seferleri sırasında, cesaret ve kahramanlıklarıyla Selçuklu ordusunda ün yapmışlardır. Bu nedenle, Selçuklu Sultanı İkinci Kılıç Arslan, bir fermanla Niğde'ye "Pehlivanlar Yurdu" unvanını vermiş, sonra da memleketi onbir oğluna bölerek, Niğde'ye sevgili oğlu Arslan Şah'ı Vali tayin etmişti. Selçuklulardan sonra Karamanlılar, 1471 yılında da Osmanlılar eline geçen Niğde, yetiştirdiği ünlü komutanları, bilginleri, şairleri ve sanatçıları ile tanınmış, Anadolu'nun zengin folklor hazinelerinden biri olmuştur.

Güllü Baba, Merhaba!

Niğde'nin 9 kilometre kuzey batısında, "Güllüce" adında, bağlık bahçelik şirin bir köy var. Köyün yanıbaşında da "Güllü Baba" ya ait bir türbe.

Kim bu Güllü Baba diye sorarsanız, Gülcüler köyünde herkesin dili çözülür, başlarlar size anlatmaya:

Türk sultanı asker çeker, sefere çıkar. Mevsim kış, yollar kapalı. Ordu Güllüce köyünün bulunduğu yerde çakılır kalır. Asker soğuktan titremekte, açlıktan kıvranmaktadır. Az ötede bir kulübecik var. Bacası buram buram tütmekte. Sultan atını kulübeye doğru mahmuzlar. Kulübede, ak sakallı, nur yüzlü, yaşlı bir Türkmen kocası, ocakta fıkır fıkır çorba kaynatmakta.

Sultan kulübeye adımını atar atmaz, ihtiyar gayet sakin, Sultanın selam dahi vermesine meydan bırakmadan konuşur:

- Geldin mi? Bende sizi bekliyordum. Üşümüşsündür. Geç şöyle ocağın başına. Askerlerin de üşümüştür, onlara bir çıra gönderelim de ısınsınlar.

Sultan şaşkınlık içinde. Ne diyeceğinin bilemeden ocağın başına geçer. İhtiyar ocaktan bir çam alır. Sultanın nöbetçilerinden birine uzatır.

- Götür bunu çocuklar ısınsınlar. Biraz sabrederlerse çorba da hazır.

Sultan dayanamaz:

- Bu küçük ateşle onları ışıtacak, şu kaynayan tencereyle mi karınlarını doyuracaksınız? Der.

İhtiyar, yine sakin:

- Elbette, Allah Kerim.

Bir süre sonra, ordu çadırlarını kurar, küçücük ateş, koca bir köz olur meydanda herkes ısınır. Kaynayan tencere, karavanlara kepçe kepçe döküldüğü halde bir türlü bitmez. Artar bile.

Sultan memnun, izin ister ihtiyardan. Giderken, Türkmen kocasını bir kez daha denemek ister. Koynundan, atlas bir kese çıkarır. İçerisi altın dolu. İhtiyara uzatır. İhtiyar:

- O bize değil, seferde size gerek. Bizim dünya malında gözümüz yok. Biz gönül adamıyız. Bizim işimiz gönülledir.

Bunu dedikten sonra, karakışın ortasında, koynundan, fidanından yeni koparılmış bir taze gül uzatır. Sultan gülü alır, ihtiyarın ellerini öper:

- Bundan böyle senin adın Güllü Baba olsun der, yoluna devam eder.

O günden sonra, Güllü Baba'nın kulübesinin yakınında bir köy kurulur. Adına "Güllüce" derler.

Siz buna ister efsane deyiniz, ister hikaye. Türk konuk severliğine, gönülden yapılan bir ikramın taze bir gül gibi karakışta dahi bozulmadan kalabileceğine ne de güzel örnek.

Yarım Elma - Gönül Alma :

Niğde elması üzerine de buna benzer bir hikaye anlatırlar ve ermişlerden bir dervişe ikram edilen bir yarım elmanın, nasıl bir gönül alma olduğunu, bu ikramdan hoşnut olan bir gönlün, elmaya, Niğde'ye özgü bir tat, bir renk ve koku ile dayanıklılık kattığını uzun uzun anlatırlar.

Niğde'nin yanıbaşında yemyeşil Bor şehri. Aslında Niğde neyse, Bor da odur. "Birinde Pazar geçerse, öbüründe başlar." İkiye bölünmüş bir elma gibi bu şehirler. Bor akşamları doyum olmaz, derler. Şair Çağlar, bu akşamlar için şöyle seslenir:

Ova birden yassılır, dağlar birden dikleşir,
Gök iner kapak gibi, tabiat imbikleşir.
Ve bir elma kokusu gelir ruha Niğde'den...
Burada, akşam denen sırra bir kerre eren.

Niğde üzerinde sözümüz çok. Çıkalım Kal'aya, söyleşelim tarihi. Kayaardına bir göz atarsanız, uzanıp giden elma bahçelerinden bir elma düşer elimize.